PAYLAŞ

Külliye kelimesi Osmanlıların bildiği kullandığı bir kelime değildi. Bugün külliye adını verdiğimiz camii komplekslerinin hiçbiri o dönemde böyle anılmazdı. Aşevleri için kullanılan bir kelime olan imaret bu tip yapı komplekslerinin tamamına verilen isimdi aynı zamanda da; kitabelerde neredeyse hep bu ifadeye rastlıyoruz. Külliye ise 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkmış modern bir kelimeydi; kısacası bir zaman makinesi yapıp 16. yüzyıla gitsek ve ‘’Süleymaniye Külliyesi’ne nasıl giderim’’ diye sorsak şaşkın bakışlarla karşılaşmamız pek olası.

Burada camilerle ilgili bir iki ufak ekleme yapmak bazı karışıklıkları önlemek ve bugünün ve dünün ibadet mekânları arasındaki bazı kavramsal ve mimari farkları anlamamızı kolaylaştırmak açısından önemli. İlk olarak, her ne kadar bugün minaresi olan her yapıya cami dense de, eskiden durum pek böyle değildi; sadece Cuma namazı kılınan ve içinde hutbe için minber bulunan yapılara camii denirdi ki her iki kelimenin de kökü aynıydı. Yapımı için Sultan’dan izin de alınması gereken bu yapıların dışındakilere mescit adı verilirdi.

Eklenmesi gereken bir ikinci nokta da, Özellikle 16. yüzyıldan sonra oturan mimari bir edep anlayışıydı. Gülru Necipoğlu’nun ödüle doymayan The Age Of Sinan adlı eserinde detaylarıyla anlattığı gibi, Mimar Sinan döneminde oluşan bu mimari kültüre göre, sadece selatin camilerinde, yani sultanın yaptırdığı camilerde birden fazla minare olabilirdi. Diğer camilerde minare sayısının biri geçmesi ve bu minarede de birden fazla şeref olması padişahın iznine tabiydi. Şehzade Mehmet adına yapılan Şehzade Camii ve Üsküdar’daki Valide ve Valide-yi Atik Camileri gibi sultan tarafından yaptırılmadığı halde iki minareye sahip olan camiler istisnaydı. Dönemin tarihçilerinin kendilerini bu istisnai durumu açıklamak zorunda hissetmeleri bile bu edebin ne kadar oturduğuna delalet. Mustafa Ali Süleyman’ın şehzadesini çok sevmesini öne sürerken, bir yüzyıl sonra Peçevi bu caminin aslında selatin cami olarak başladığını, ancak daha sonra şehzadenin beklenmeyen ölümünün durumu değiştirdiğini yazacaktı.

Özellikle Sinan döneminde İstanbul’un camilerle bezenmesi, ortaya mimari üzerinden ifade edilen bir hiyerarşi çıkmasına yol açmıştı. İstanbul ve Edirne’deki selatin camileri dört minareliydi; kısacası beş minareli Medine’deki Mescidi Nebevi ve altı minareli Harem-i Şerif’e gereken saygıyı gösterilmiş oluyordu. Taşradakilerde ise durum farklıydı, bunların bir ya da iki minaresi olurdu. Böylece, payitahtın taşra üzerindeki egemenliği bir kez de mimariyle sembolize edilmişti. Bu mimari hiyerarşinin baş uygulayıcısı Sinan’ın Ayasofya’nın minare sayısını ikiden dörde çıkarması da oluşturulan mimari dilin pek tesadüfi olmadığını kanıtlıyor; zaten arşiv belgelerindeki uyarılar ve Selânik’te iki şerefeli bir cami inşa eden Gariki Efendi’nin kelleyi kaybetmesi gibi olaylar da böyle bir hiyerarşinin sert kategorilere bayılan model tarihçilerin uydurması olmadığını kanıtlar niteliktedir. Bu mimari kültürün tek kısıtlamasının minare ya da şerefe sayısı olmadığını da ekleyelim; kullanılan malzemeler, kubbelerin genişliği ve diğer teknik detaylar da sıkı bir edep anlayışıyla denetlenmekteydi. Hiyerarşiye çok önem veren klasik Osmanlı toplumundan da daha azını beklemek zaten saflık olurdu.

Bu kısıtlamaların nedeni, cami yaptırmanın sadece hayır hasenat işi değil, aynı zamanda bir meşruiyet ve propaganda meselesi olmasıydı; prestijli büyük yapılar yapıp hayır duası almak ve payitahtın siluetine damgasını vurmak sadece sultanın tekelinde olmalıydı. Bu kaprise pek de şaşırmamak gerek, zira Osmanlıların 600 yıldan fazla bir süre tek hanedan olarak kalmasının önemli nedenlerinden biri de, kendilerine rakip bir aile çıkmaması için ellerinden geleni yapmalarıydı. Çandarlı gibi aileleri saf dışı bırakıp yönetimin daha dün Müslüman olmuş, kırık Türkçe konuşan devşirmelere teslim eden onlar değil miydi? Cengiz Han soyundan gelen ve Türk-İslam dünyasında hatırı sayılır bir meşruiyete sahip Tatarlara da sırf bu yüzden hep şüpheli gözlerle bakmamışlar mıydı?

Bu yazı Doç. Dr. Emrah Safa Gürkan’ın ‘Bunu Herkes Bilir’ adlı eserinden alınmıştır.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here